Hoşgeldiniz  

Osmanlı İmparatorluğunda Padişahlık!!!

admin | 21 Ocak 2017 | Genel, Tarih, Ülkeler

Padişah, çok geniş topraklara sahip Müslüman hükümdarlarına verilen bir unvandır. XV. yüzyıldan itibaren Osmanlı kaynaklarında kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlı hükümdarları bu unvanın yanında Orhan Gazi’den başlayarak Sultan unvanını da kullanmışlardır. I. Murad’la başlayan Han unvanı da Osmanlı devletinin son dönemine kadar padişahlar için en çok kullanılan unvanlar arasındadır. Ayrıca XIV. ve XV. yüzyıllarda imparator manasma gelen hüdavendigar unvanı da kullanılmıştır. Fakat uzun dönemde halkın nazarında padişah en çok kullanılan unvan olmuştur. Resmi devlet belgelerinde de “padişah-ı alenı-penah” şeklinde çok sık kullanıldığı görülür.

Osmanlı geleneğine göre padişahlar Oğuz Han’ın meşru varisi Kayı soyundan gelmekle, eski Türk töresine göre Türkmen beyleri tarafından han seçilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı padişahları kendilerini bütün Türkler’in meşru hükümdan kabul ediyorlardı. Nitekim Osmanlı vekayinamelerinde son Selçuklu Sultanı tarafından Osman Gazi’ye siyasi hakimiyeti simgeleyen kılıç, bayrak ve davul gönderildiği anlatılır. Bu semboller, İslam devlet geleneğinde hakimiyet ve icra yetkisini ifade eder. Selçuklu sultanı bu tevcih ile halifeden aldığı yetkileri gaza ve cihad’la uğraşan kendi uç beyine intikal ettirmiş oluyordu.

Osmanlı padişahı Selçuklu sultanları gibi kendini devletin sahibi değil, başı olarak görüyordu. Bütün topraklar da ancak onları feth etmiş olan gazilerin malı idi. Hanedanın meşruiyetinin kaynağı ise yukarıda belirttiğimiz gibi, Osmanlılar’ın Türkler’in yegane ve en üstün hükümdar ailesi olan olan Oğuz Han’a mensup olmasıydı.

Osmanlı hükümdarları Fatih’e kadar İslam dünyasında uç beyleri olarak telakki edildi. Bu sırada Abbasi harredanına mensup halifeler, Mısır’da Memluk hükümdarının himayesinde idiler. Ayrıca Mekke ve Medine’ye sahip olmaktan dolayı Memluklar İslam dünyasında büyük bir nüfuz sahibi idiler. Ancak Fatih, Bizans’ı feth etmenin verdiği nüfuz ve kudret ile Memlukler’e karşı üstünlük iddia etti. II. Bayezid döneminde 1509 yılında Memluklar’ın Portekizliler’e mağlubiyeti üzerine Kızıldeniz ve Hicaz Hıristiyanların tehdidine maruz kalınca gözler ister istemez Hıristiyanlarla gazada büyük başarılar kazanmış olan Osmanlılar’a yöneldi.

Bundan dolayı Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Memlukler’e son vermesi İslam dünyasında, İslam’ın mübarek topraklarını Hıristiyanlara karşı müdafaa edemeyecek duruma düşmüş bir hanedanın ortadan kaldırması olarak algılandı ve bu yüzden tabii ve meşru sayıldı.

Halife unvanına gelince; bu unvanın Osmanlılar’a Mısır’ın fethinden sonra geçtiği, Yavuz Sultan Selim’in Abbasi hanedanından halifeliği ve sembolleri törenle devr aldığı rivayeti doğru değildir.

Yavuz, sadece “hadimü’l-haremeyni’ş-şerifeyn” unvanını kullanmıştır. Çağdaş kaynakların hiç birinde zikr edilmeyen bu rivayet XVIII. yüzyıl vak’anüvislerinden Enderunlu Ata tarafından ortaya atılmıştır. 1774 yılında Küçük Kaynarca antiaşması müzakereleri yapılırken Rus çariçesi II. Katerina’nın Osmanlı devleti içerisindeki Ortodoksların hamisi olduğu hususunda ısrar eden Rus murahhasları karşısında Türk heyeti de padişahın bütün Müslümanların halifesi olduğu tezini ileri sürdüler ve Kırım Müslümanları üzerinde dini nüfuz ve otoritesinin devam etmesine dair bir bend koydurdular.

Halife unvanını Yavuz’dan önce Fatih ve II. Bayezid de kullanmışlardır. 1494’te kaleme aldığı eserinde İbn Kemal (Kemal Paşazade Şemseddin Ahmed) her iki hükümdar için de bu unvanı kullanır. Kanuni’nin unvanları arasında da “halife-i rü-yi zemin” ibaresi vardır. Halife, unvanı III. Selim zamanında ön plana çıktı ve 1924’e kadar devam etti. XIX. Yüzyılda bu unvan sadece padişah nezdinde değil, halk nazarında da benimsendi ve bütün dünya Müslümanlarınca kabul gördü. Bilhassa II. Abdülhamid, bu unvanı başarıyla kullandı ve dış politikasının mühim bir unsuru haline getirdi.

Aslında daha Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı hükümdan şaşaalı bir protokol ve mutlak bir hükümdar kişiliğini benimsemişti. Fakat Ankara bozgunu bu yöndeki gelişmeyi önledi. Bundan dolayı Osmanlı padişahı, gerçek anlamda Fatih Sultan Mehmed’in Şahsında ortaya çıkmış, bütün kudret ve yetkilerini ise Yavuz ve Kanuni zamanlarında kazanmıştır. Fatih kendisini Türkler’in hakanı, Müslümanların sultanı ve Hıristiyanların imparatoru görüyordu.

Osmanlı padişahı devletin mutlak hakimi ve sembolü idi. Yasama , yürütme ve yargı’ya ait her türlü yetkiyi şahsında toplamıştı. İdari, askeri, mali ve hukukla ilgili her konuda söz sahibi idi. Ancak bu yetkiler onun her istediğini yapabileceği anlamına gelmezdi. Mutlakıyet nazari idi. Padişahın otoritesini sınırlayan şer’i ve örfi birçok hususlar vardı. Kanun ve nizamlara, örf, adet ve geleneklere uymak zorundaydı. Bir işe karar verirken üst seviyedeki devlet adamlarına, ordu komutanlarına ve şeyhülislam’a danışır, görüşlerini alırdı. Devlet adamlarının
çoğunluğu tarafından benimsenmeyen bir görüşün uygulanması hayli zordu.

Ancak unutmamak lazımdır ki, otoriter olmak ve hükümdarlık yetkilerini kullanmak padişahın şahsiyeti ile de yakından ilgilidir. Fatih, Yavuz, Kanuni, IV. Murad gibi güçlü ve dirayetli padişahlar çok defa istediklerini yaptırmayı başarmışlardır. Ancak hepsi de kanunlara ve teamüllere karşı gelmemeye özen göstermişlerdir. Osmanlı padişahı hem devlet başkanı, hem divan denilen hükumet’in başkanı hem de ordunun baş komutanı idi.

Padişahın geniş yetkilerinin yanında, birçok sorumluluk ve görevleri de vardı. Onun en başta gelen görevi şeri’atın tatbiki ve muhafazası idi. Ayrıca o, devletin sahibi olarak, öncelikle devletin birliği ve milletin can ve mal güvenliğinin sağlanmasından sorumlu idi. Bunun yanında halkın refah ve saadeti için tedbirler almak mecburiyeünde idi. Kutadgu Bilig, siyasetname ve nasihatname gibi padişahlara, şehzadelere ve devlet adamlarına devlet yönetiminin inceliklerinin öğretilmesi amacıyla yazılan eserlerde bu hususlar etraflıca açıklanmıştır. Şehzadelere verilen eğitimin esasını da hükümdarın devlet ve milletine karşı olan sorumlulukları oluşturmaktadır .

Padişahın diğer önemli bir görevi de fetihler yaparak ülkeyi genişletmek ve geliştirmekti. Bu yüzden Osmanlı devleti müesseseleri, zafer ve fetih esasına göre teşkilatlanmıştı. Osmanlı padişahlarının her biri mükemmel bir cengaverdi. Savaşlarda kılıç, mızrak, ok ve balta gibi silahlarla bizzat çarpışmalara girerlerdi. Bir çoğu savaşlarda yaralar almışlardır. Mesela Çelebi Mtehmed, girdiği savaşlarda kırkdan fazla yara almıştır. Fatih, Belgrad kuşatması sırasında elde kılıç döğüşürken yaralanmıştır. Keza Kanuni de Mohaç meydan savaşında kendine saldıran birkaç Macar şövalyesini kılıcıyla öldürmüştür.

Padişahın bir diğer görevi de adaletin sağlanması idi. Osmanlı padişahları bu konuda çok hassastılar. Adaletin temini için bir çok kanun ve nizamnameler yapmışlar ve uygulanması hususunda titizlik göstermişlerdir. Bilhassa fiili gücü elinde tutan, devletin kudret ve nüfuzunu temsil eden ehl-i örf denilen devlet görevlilerinin reayaya zulm etmesinin önüne geçmek padişahın başlıca görevleri arasında idi.

Kuruluş ve yükselme dönemindeki padişalıların çoğu kudretli, dirayetli, adaletli ve basiretli şahsiyetlerdi. Ayrıca hepsi iyi birer siyasetçi idiler. Bir çoğu iyi şair ve edebiyatçı idi. Her biri cami, imaret, medrese ve hastane gibi sosyal amaçlı pek çok eser yaptırmışlardır.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda padişahların görev, yetki ve sorumluluklarında bir değişme olmadı. Ancak siyasi ve askeri şartlar icabınca padişahların otoritesi yeniçeri, ümera ve ulema’nın nüfuzu ile sınırlandı. Yeniçeriler’in ve ulema’nın desteğini almayan hükümdarlar teşebbüslerinde başarılı olamadılar. XIX. yüzyılda ise padişahlık otoritesinin sınırlanması konusunda esaslı girişimler oldu. Sened-i ittifak, tanzimat, ıslahat fermanı, kanun-ı esası ve meşrutiyet hareketleri bu girişimlerin bir sonucu sayılır. Ancak bu hareketlere rağmen, XIX. yüzyılda oldukça otoriter ve merkeziyetçi padişahlar tahta geçmişlerdir. II. Mahmud, Abdülaziz ve II. Abdülhamid mutlakıyetçi hükümdarlar idi.

I. Meşrutiyet devrinde hazırlanan kanun-ı esaside bile padişah otoritesini sınırlayan herhangi bir madde yoktu. Padişahın tayin ettiği heyet-i vükela denilen hükumet, meclise karşı sorumlu değildi. Ancak II. Meşrutiyet’ten sonra, büklımetin meclise karşı sorumlu olduğu kanun-ı esaside yapılan bir değişiklik ile hükme bağlandı. Bundan sonra da padişah sembolik hale gelmiştir. Bu dönemin hükümdan olan V. Mehmed Reşad’ın hiçbir yetki ve sorumluluğu kalmamıştı.

Kaynak: Osmanlı Müesseseleri Tarihi,

 

309 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

© 2012 selosepet Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Başlığım