Hoşgeldiniz  

Osmanlı İmparatorluğu’nda Kul Sistemi Hakkında Görüşler!!!

admin | 28 Ocak 2017 | Eğitim, Genel, Tarih

Devşirme ve kul sistemi ve bu sistem içerisinde yetişen devlet adamları üzerinde günümüzde birçok yorumda bulunulmaktadır. Bu husus hakkında aydınlarımızın ve halkın zihnin de ilmi bir esasa dayanmayan ve tarihi gerçeklerden uzak bazı fikirler yer etmiştir. Aydınlarıınız kafasındaki düşünce şudur: Devşirme sistemi Osmanlı
İmparatorluğu için son derece zararlı olmuş, bu sistem içerisinde yetişen devlet adamları Türklük için olumsuz rol oynamış ve devşirme kökenli rical devleti yıkıma götürmüştür. Dolayısıyla tarihimiz bunların ihanetleri ile doludur. Hatta bazı aydınlarımız daha da ileri giderek biyolojik manada ırkçılığa inanmakta, insana ait kahramanlık, yiğitlik, misafirperverlik ve alicenaplık gibi hasletlerin genlerle nesilden nesile intikal ettiğini zannetınektedir.

Bilindiği üzere ırkçılık cereyanı XIX. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkmış; medeniyetlerin ve kültürün yaratıcılığı Avrupalı beyaz ırka hasredilmiş ve bu görüşler uzun süre etkili olmuştur. Hitler’in ideolojisi de ana çerçeve olarak beyaz ırka ve bu ırk içerisinde en saf kalmış olan Alman ırkının üstünlüğüne dayandırılmıştır. Ona göre üstün ırk olan Alınanlar, kültür ve medeniyetin yaratıcısı olduklarına göre dünyaya da hakim olmalı idiler. Bunun için üstün
Alman ırkının özelliklerini koruması, diğer ırklarla karışmaması için çeşitli tedbirler alınmıştı. Beyaz ırkın üstün ırk olduğu tezi Hitler’den çok önce ortaya atılmakla beraber, ideolojik bir hareket olarak uygulama alanı bulmamıştır. Ancak Avrupalı, çok eski devirlerden beri kendisinin dışındaki dünyaya ve toplurnlara karşı sürekli ırkçı bir tavırla yaklaşmıştır. Bunun temeli dar anlamıyla, Romalı olmayan demek olan ” barbar” kelimesi ile Roma İmparatorluğu zamanına dayandırılabilir. Roma, kendisinin dışındaki toplumları ve coğrafyayı küçük görmüş, dışlamış ve kendi emperyalist politikaları istikametinde istismar etmiştir. Nitekim emperyalizm kavramı da imparatorluk politikası anlamında Roma’dan gelmektedir.

Avrupalının kendini ve kendi coğrafi mekanını dünyanın merkezi sayma geleneğinin kökeni buralara dayanmaktadır. Avrupalı bilim adamları Avrupa’nın kendisi dışındaki toplumları ve coğrafyaya karşı olan ırkçı tavrını ilmi bir temele oturtmak için gayret göstermişlerse de biyolojik ırkçılığın ilmi esaslara uygun olmadığı, kültür ve medeniyete ait unsurların genlerde intikalinin mümkün olmadığı yine Avrupalılarca ortaya konulmuştur. Bu sebeple bu husus ilmi bir gerçeklik olmaktan ziyade ideolojik bir yaklaşım olarak kalmıştır.

Bugün, Avrupa ve onun uzantısı olan Amerika Birleşik Devletleri’nde hala kendisini dünyanın efendisi görme ve diğer toplumları ve ülkeleri emperyalist gayeleri uğruna istismar etme gayretleri sürmektedir. Ancak temeldeki hassasiyet ırk konusunda değil; kültür hususundadır. Avrupalı veya Amerikalı gibi yaşamak, giyinmek, konuşmak, davranmak, yemek mevzuunda Batılılar taviz vermemekte teknoloji, iletişim ve ekonomik alandaki üstünlüklerini kullanarak bütün dünya toplumlarını istismar etmektedirler. Bu açıdan bakıldığından Hollywood, Amerikan kültürünün üretim ve ihraç merkezi olarak çalışmakta ve bütün dünya toplumlarını film, televizyon vs. gibi iletişim vasıtalarıyla etkilemektedir.

Bütün bunların sonucu olarak özelikle üçüncü dünya, ya da gelişmekte olan ülkeler şeklinde tabir edilen memleketlerdeki toplumlar ve bilhassa aydın kesimler, Amerikan kültürü ile yetişmekte, Amerikalının değerlerini paylaşmakta ve onun gibi düşünmektedir. Tekrar edelim ki, Batılı insan ve toplumlar kendi kültürü konusunda çok hassastırlar. Yani Batılılar bugün kültür ırkçılığı yapmaktadırlar. Kendi kültürünü bütün dünyaya yaymak için gayret göstermekte, fakat kendileri dışındaki toplumların kültürüne müzelik bir unsur olarak yaklaşmaktadır ve o ölçüde ilgilenmektedir.

Bu ırkçılık ve kültür konusundaki bu mülahazalardan sonra tekrar Osmanlıya, kul sistemine dönebiliriz. Kul sistemini Osmanlı’nın kendi icad etmediği herkesin malumudur . Sadece devşirme sistemini ilk defa Osmanlı’nın başlattığı ileri sürülürse de, buna karşı çıkanlar da vardır. Ancak devşirme usulünü en azından daha sistemli hale Osmanlı’nın getirdiği kesindir.

Devşirme ve kul sistemi hakkındaki düşünce ve görüşlerin çoğu XX. yüzyıl patentlidir. Bu yüzden de bugün sahip olduğumuz dünya görüşlerinin doğrultusunda çok defa ön yargılıdırlar. İnsanların kendi dünya görüşlerini sık sık tarihe taşıdıkları ve hatta bu durumdan bazı profesyonel tarihçilerin bile kurtulamadıkları görülür. Bu meyanda birçok ilim ve fikir adamı ile bazı tarihçiler, kul sistemine asrın başlarında dünyada ve ülkemizde çok revaçta olan ırkçılık cereyanının tesiri altında kalarak yaklaşmışlardır. Bunda Almanya’daki ırkçılık fikrinin etkisi de büyüktür. Ayrıca Balkan savaşları, Müslüman olan toplumların devletten ayrılmak istemeleri gibi Türkçülük cereyanının ortaya çıkmasına yol açan gelişmeler de bu yaklaşıma tesir eden faktörler arasındadır. En mühim unsur ise, Ermeniler ve Rumlar gibi imparatorluk içerisinde yüzyıllardır beraber yaşadığımız Hıristiyan unsurların Türk milletinin zayıf düştüğü XIX ve XX. yüzyıllarda düşmanla işbirliği halinde Türkler’e karşı ihanet ederek ayaklanmaları, müthiş bir kin ve öfke ile vahşiyane bir şekilde katliama kalkışmalarıdır. Bu durum Türk milletini şok eden bir gelişme olmuş, “at ‘tır teper, cinstir çeker” türünden deyimlerin halk arasında darb-ı mesel haline gelmesine yol açmıştır.

Neticeden hareket eden Türk aydını, imparatorluğun zayıflamasının ve parçalanmasının sebeplerini düşünürken, içinde bulunduğu fikri atmosferin de tesiriyle bir günah keçisi olarak dönme ve devşirmeleri buluvermiş ve imparatorluğun yıkılmasının sebeplerini onlara yüklemiştir. Bu görüşü doğrulamak için tarihi olaylar gözden geçirilmiş ve etnik milliyetçilik nokta-i nazarından Osmanlı tarihi yorumlanmaya çalışılmıştır. Sonuçta, Osmanlı tarihinin Türk asıllılada devşirme kökenliler arasındaki bir çatışmadan ibaret olduğu, Celali isyanlarının bile Türk kökenli sipahilerin önderliğinde Anadolu Türklüğü tarafından devşirme kökenlileri temsil eden İstanbul’a
karşı çıkarıldığı, yeniçerilerin devşirme kökenli oldukları için sık sık ayaklandıkları ve imparatorluğu yıprattıkları, devşirme kökenli vezirlerin devlete sürekli ihanet ettikleri kanaatine varılmıştır. İsmail Hami Danişmend, Osmanlı Tarihinin Kronolojisi adlı eserinde devşirme kökenli vezirleri, alçak, aşağılık ve saire gibi sıfatlarla tahkir ederken Türk asıllı olanlar için son derece hürmetkar ifadeler kullanmıştır.

Maalesef günümüz tarihçilerinden bazıları da adı geçen tarihçilerin tesirinde kalarak sırf kul sistemi içerisinde yetiştikleri için Sokollu Mehmed Paşa başta olmak üzere birçok kıymetli Osmanlı devlet adam hakkında objektif ölçülerden uzak değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Kanaatimizce bu meselede göz ardı edilen noktalardan birisi şudur: Osmanlı’da etnik anlamda bir milliyetçilik ve Türklük kimliği yoktur. Osmanlı için Türk, göçebe, vahşi, medeniyetten uzak, kaba saba bir insanı ifade eder. Ancak hemen belirtelim ki, Osmanlı’nın kültürel kimliği Türk’tür. Türkçe konuşur, Türk musıkisi dinler, söyler, besteler. Türk toplumunun Orta Asya’dan beri getirdiği değerler ile sonradan kazandığı kültürel unsurları taşır. Ancak Osmanlı kendisini hiçbir zaman Türk olarak nitelemez. Namık Kemal dahi hep ” Osmanlılarız” demiştir. Türk sözünü ilk defa bugünkü anlamda Mehmed Emin 1897’lerde “Ben bir Türküm dinim cinsim uludur” mısraıyla başlayan şiirinde terennüm etmiştir.

Öte yandan devşirme kökenli devlet adamlarımızın kültürel kimlik açısından Türklükleri asla tartışılamaz. Bir Gedik Ahmed Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Sokollu Mehmed Paşa, Köprülüler vs . kökenleri ne olursa olsun Türkçe konuşurlar, Türk gibi düşünürler, Türk gibi hareket ederlerdi. Bunların hiç birisinin mensup oldukları etnik grupların lehinde, Arnavutluk, Boşnaklık, Sırplık, Hırvatlık vs. adına çalıştıkları iddia edilemez. İçlerinde değersiz, alçak, hain, korkak olanları muhakkak ki vardır. Ancak bunların sebebinin etnik kökenle alakası yoktur. Bunlar için çok defa yapılan suçlamalar, akrabalarını korudu, devlet kademesine yerleştirdi, Hıristiyanlara yardım etti vs. gibi hususlardır. Bu tür davramşları Türk asıllı olanlar da yapmışlardır. Akrabasını koruyan devlet adarnma her zaman ve her yerde rastlanır.

Hala Mimar Sinan’ın etnik kökeni tartışılmaktadır. halbuki Mimar Sinan Ermeni asıllı olsa ne olur, Rum asıllı olsa ne olur. Ermeniler ve Rumlar onunla övünecekler diye korkuluyarsa bırakın övünsünler. Selimiye ve Süleymaniye gibi ölümsüz şaheserleri bina etmiş bu dahi mimarın kökeni ne olursa olsun Türk olmadığını söyleyebilirler mi? Müslüman değildir diyebilirler mi? Bilakis etnik çeşitliliğin ve kul sisteminin Osmanlı devletinin gücü ve orijinalliği olduğunu, kendine has bir kültür yapısı teşekkül ettiği ve böyle bir ortamda fiziki, ahlaki ve entelektüel özelliklerin
en uygun biçimde bir araya gelmesi fırsatının doğduğu bizzat Osmanlı münevverlerince ileri sürülmüştür.

Osmanlı dünyaya ve kendisinin dışındaki toplumlara karşı adaletle yaklaşmışdır. Batılı’nın yaptığına benzer bir istismar anlayışı Osmanlı’da görülmez. Bu, kültür alanında da böyledir. Osmanlı hiçbir toplumun kültürünü kendi kültürü lehinde istismar etmeye kalkışmamıştır. Bilakis cemaatleşmeyi teşvik ederek, özellikle Hıristiyan toplumların kültürlerini yaşatmalarma dolaylı olarak yardımcı olmuştur. Yani bir kültür ırkçılığı da söz konusu değildir. Eğer tersi olsaydı Balkanlardaki toplumların Müslüman olmaya zorlanması gerekirdi. Hıristiyanların Müslüman olmasına sıcak bakılmakla beraber, bu hususta bir politika takip edilmiş değildi. Zira İslam dininin temel prensipleri buna manidir.

Devşirme usulü hususunda Batılılar, roman ve hikayelerinde olayı saptırarak, bunun Hıristiyan toplumların tepkisine yol açtığı tezini işlemişlerdir. Halbuki bunun böyle olmadığı, devşirilen çocuğun istikbalinin parlak olması sebebiyle, ailelerin kendi çocuklarının devşirilmesi için devşirme memurlarına rüşvet bile verdikleri ortaya
çıkmıştır.

Günümüzde hangi aile, çocuğunu Amerika’da, Avrupa’da okutmak istemez. Herkes Anadolu Liselerine çocuğunu sokabilmek için bir yarış içerisinde değil midir? Klasik dönemde saraylar da son derece iyi bir eğitimin verildiği kolejler gibiydi. Mezunları, subaşı, sancakbeyi, beylerbeyi, vezir vs. gibi önemli makamlara geliyorlardı. Diğer taraftan klasik çağda Osmanlı Imparatorluğunun ve bilhassa İstanbul’un nüfusu ve sosyal hayatın canlılığı ile dünyanın önde gelen bir cazibe merkezi olduğunu unutmamak lazım gelir. Dolayısıyla herkesin bir yolunu bularak İstanbul’a gelmek istemesi kadar tabii bir şey olamaz.

Nitece itibariyle kul sisteminin en azından uzun bir dönem için Osmanlı’nın zaafı değil, gücü olduğunu, bu sistem sayesinde yüzlerce yıl geniş bir coğrafya üzerinde farklı inanç ve kökenlere mensup toplumları bir arada tutabildiğini, Türk kültürünün bu bileşimin çimentosu olduğunu söyleyebiliriz.

Kaynak: Osmanlı Müesseseleri Tarihi,

213 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

© 2012 selosepet Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Başlığım