Hoşgeldiniz  

Eskitaş Çağından Somut ve Analojik Düşünüş!!!

admin | 29 Ocak 2017 | Bilim, Eğitim, Felsefe, Genel

Eskitaş çağında; Somut ve Analojik düşünme şekline kısaca bakacak olursak;

Somut Düşünüş: Eskitaş çağının insanının düşünüşü, ayılar karşısında “Ayı beni yiyecek” derken edilgindi. “Bir araç yapıp kendimi savunmalıyım” derken etkindi. Araç yapmak için sivri taş ile sopayı biraraya getirmeyi düşünürken sentezci bir düşünceydi. Ama bunların tümü de somutun düşünceleridir. Sonuç olarak denebilir ki, ilkel insan somut şeyleri düşünüyordu. İlkel insanın düşüncesi “somut düşünce” idi. Konuşmanın başlayıp gelişmesi bilgi birikimini hızlandırmış ve insanı soyut düşünüşün kıyısına ulaştırmıştır. Ama soyut düşünüşün gelişmesi için, uygar toplum döneminde sınıf farklılaşmasını, din adamları sınıfının doğuşunu, tapınak okullarının açılmasını beklemek gerekecek.

Analojik Düşünüş: ilkel topluluğun insanlarının nasıl düşündüklerine gelince, bu biraz daha tartışmalı ve karmaşık bir sorundur. Karmaşık sorunlan çözmenin (veya çözdüğünüzü sanmanın ya da iyice kördüğüm etmenin) bir yolu, onları daha yüksek soyut düzeylerde ele almaktır. Bir başka yolu, o sorunları, karmaşıklaşmadan önceki geçmişlerinden tutturarak kavramaya ve çözmeye çalışmaktır. Bu ikinci yolu, tarihsel yolu izleyelim.

Toplumlarda somut düşünüşün ilerlemesi için bile anımsama, düşleme yetmez, iletişim gereklidir. İçlerinden yaşlı birinin verdiği bir sinyal ile hep birlikte antilop yavrusuna saldırıp onu parçalayan babunların, bir tehlike karşısında çığlık çaglığa biraraya toplanan şempanzelerin davranışları örneklerinde görüldüğü gibi, HominoidIer’in (İnsanımsı cinslerin) “sinyalleşme” düzeyinde bir iletişim düzenekleri (sistemleri) vardır; Shivapithecus’un da olmalı. Ağaçtan yere yeni inmiş bu tür, artık çığlığı atıp ağaçlara kaçma olanağı bulunmayacağından, sesli iletişimin özürlerine karşı sessiz “işaretleşme” ile iletişim yollarını arayıp bulmuş olmalı. Takım avının gerekleri, işaretleşme ile iletişimi daha da geliştirecektir. Kamp yaşamı ise sesli iletişimi en üst düzeye doğru geliştirip konuşmanın doğmasında önemli bir rol oynamış görünür.

Sinyaller, bir şeyi çağrıştırarak anımsatan simgelerdir. Konuşmadaki sözler de birer simgedir. İşaretleşmede ise daha çok bir şeyin taklidi yapılır. Dolayısıyla ilkel düşünüşün (ve genel olarak insan düşünüşünün) sinyalleşmelerle “simgeci”. işaretleşmelerle “benzetmeci” temellerin atıldığı söylenebilir.

“Taklitlilik.” kendini, sürü üyelerinin birbirlerini, çocukların yetişkinleri, yeni kuşaklann eski kuşaklan izlemelerinde gösterir. Araç yapımında (arkeolojik bulgularla kesin olarak kanıtlandığı gibi) eski araçların kopya edilmesinde de görülecektir. Taklitçiliğin ekonomik ve toplumsal yapıdaki görünümü görenekçilik, gelenekçilik ve sonuçta durağan bir toplumsal birliktir Ama bizi burada, durağanlığı değil, onun düşünsel yapıdaki etkisi ilgılendiriyor. İşaretleşmeye dayanan iletişim ve taklitçi davranış, ilkel insanın “benzetmeci bir düşünüşe sahip olmasına yol açacaktır. İlkel insan çevresindeki sonsuz sayıda nesneyi vc olaya ancak benzerleri biraraya getirip “sınıflandırarak” aza indirme yoluyla kavrayabilecektir. Benzerleri biraraya getirerek sınıflandırma düşünce, farklıların, zıtları da benzerlerin karşısına koyarak sınırlandıracaktır. Benzetmeci düşünüşün eskitaş çağında dolaysız kanıtı, uzman avcı toplulukların mezarlarında ölüler üzerine “canlansın” diye kırmızı toprak boya serpilmiş olmasıdır. Ölülerini gömmeleri, soyut bir öte dünya inancına sahip olduklarından değildir. Bu (mezarlarına konan butlara ve av araçlarına bakılırsa) yer altında da yeryüzündekıne benzer bir yaşam süreceklerine inandıklarını gösterir. Sonuç olarak, ilkel insanın düşünüşünün bcnzetmeci, simgeci ve sınıflandıncı olduğu söylenebilir.

Soyul düşüncenin gelişmediği bir ortamda soyut şeyler (örneğin avcı ve toplayıcı takımı örgütü) anlatılmak istendiğinde, bu bir somut simgenin yardımıyla yapılabilir. Toplumbilimci Durkheim, somut bir hayvan ya da bitki (totem) simge kullanılmadıkça ilkel insanın karmaşık klan örgütünü kavrayamayacağını söylemiştir. Buradan giderek, insanın totemine, tanrısına tapınırken aslında toplumuna tapındığı sonucuna varan bir din açıklaması geliştirmiştir. Gerçekten ilkel toplulukların kendilerini çoğu kez yedikleri bir hayvan, bitki ya da çevrelerinin bir doğal özelliği ile adlandırdıkları görülür ki buna ‘Totem” denmektedir.

Zamanımızın bilimsel düşünüşü de simgecidir. Ama ilkelin simgeci düşünüşü soyutu somut ile anlatma zorunluluğundan doğmuşken, zamanımızın simgeci düşünüşü, tam tersine, genel ve karmaşık somutları ve soyutları basitleştirerek anlatmak gereksiniminden beslenir.

Ayrıca zamanımızın insanı, simge ile simgelediği nesnelerin farklı şeyler olduğunun bilincindedir. Buna karşılık, ilkel düşünüşle simge ile simgeleneni karıştırma eğilimi vardır. Bir noktada benzer ya da farklı olan iki şeyin (bu ara simgeyle simgelediği şeyin) her noktada benzer ya da zıt olacağı düşünülür. Buna en güzel örnek olarak, antropolog Evans-Pritchart’ın 1956 tarihli “Nuer Religıon” adlı yazısında çağdaş ilkel topluluklardan Nuerler’in düşünüşleri hakkında yaptığı açıklamalar verilebilir. Sudan’ın ilkel, göçer toplulukları olan Nuerler, ikizleri, kuşlar gibi birbirlenden ayırtedilmez bulup, insan değil kuş sayarlar. Kuşlar yuvalarını havada yaptıklarına tanrıların da havada olduklarına göre, ikizlerin tannların çocukları olduklarını düşünürler. Timsahlar da kuşlar gibi yumurtlarlar, demek ki timsahlar ikizlerin akrabalarıdır. Dolayısıyla Nuerler’e göre, “ikiz olmayan timsahları yiyebilir, ama ikizler akrabaları olan timsahları yememeli”dir. Bu nedenle ikizler için timsah yemeyi tabu sayarlar. Bu örnekte ilkelin düşünüşünün analojik (benzetmeci) olduğu görülmektedir.

Lucian Levy-Bruhl, Le mentalite primitive adlı (1922 tarihli) yapıtında, günümüz insanının mantıksal, bilimsel düşünüşüne karşılık, ilkel toplulukların düşünüşünü prelojik (mantık öncesi) saymıştı. Oysa analojik düşünüş mantıksal düşünüş yollarından biridir. Dolayısıyla bu niteleme doğru görünmüyor. Strüktüralizm (yapısalcılık) okulunun kurucularından Claude Levi Strauss, (1962 tarihli) La pensee sauvage adlı (Türkçeye Yabanıl Düşünce başlığıyla 1984’te çevrilen) yapıtında, ilkel toplulukların düşünüşüyle çağımız insanının düşünüşünün arasında böyle bir nitelik farkının bulunmadığını söyler. İlkellerin benzerleri ve zıtları biraraya koyup sınıflandırarak düşündükleri, somut doğadan aldıkları simgeleri toplumsal ilişkileri belirtmekle ve soyul düşünceleri dile getirmekte kullandıkları bilinip ona göre incelenirse, düşüncelerinin hiç de mantıksız olmadığının görüleceğini ileri sürer.

Ancak Lcvi-Straııss. bu yerinde açıklamalarından sonra ipin ucunu kaçırmaktadır. İlkel insanın benzerleri ve zıtları sınırlandırıcı bir kafa yapısına sahip olduğunu, bu kafa yapısının, onun yalnız düşüncelerini değil, toplumuyla ve doğayla ilişkilerini de (zıtlıklar biçiminde sınıflandırarak) düzenlemesine yol açtığını söylemekledir. Böylece, kafa yapısının toplum yapısını belirlediği sonucuna varan bu idealizme düşmektedir. Oysa uzun erimde (uzun vadede) geçim biçimi toplum biçimini, o da düşünüş biçimini belirler.

İlkel düşünüş ve mitolojik düşünüş üzerine yapıtları bulunan G S Kirk. ilkel insanın, kafa yapısı sınıflandıncı ve zıtlıklarla düşünûcü olduğu için çevresiyle, toplumla ve doğayla sınıflandıncı ilişkiler kurduğunu kabul etmez. Fakat ilkelin çevresinde, onun zıtlıklarla ve sınıflandırıcı biçimde düşünmesine yol açacak olan, erkek-dişi. öznel-nesnel, insan-doğa, istenen-istenmeyen gibi zıtlıkların bulunduğunu söyler. Dolayısıyla, düşüncelerinin çevrelerini değil, çevrenin düşüncelerini belirlediğini ileri sürerek, idealist görüşleri doğru tabanına oturtmuş olur. Gerçekten, ilkel insanın dünyasındaki birinci toplumsal işbölümü ile daha da belirginleşen kadın-erkek; geçim ilişkilerinde önem kazanan insan-doğa, insan-insan ilişkilerinde geçim, savunma ve üreme sorularında önem kazanan benim topluluğum-öteki topluluklar zıtlıkları, onun düşüncesine yansımış, böylece o da tüm dünyayı böyle bir zıtlıklar evreni olarak görme eğilimi göstermiş olabilir.

Before Phılosophy (Felsefeden önce) adlı (1954 tarihli) yapıtları ile felsefi düşünüşün çıkışından önceki düşünüş biçimini inceleyen H. Frank Font ve arkadaşları, ilkel insanların düşünüşünün prelojik değil emosyonel (duygu yüklü) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Mantıksal düşünüş sürecinin içine duygularını (isteklerini ve nefretlerini) katlıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca bizim çağrışım yaptığımız her durumda onların nedensellik ilişkisi kurduğunu yazmışlardır. Ernst Cassirer de, (1944 tarihli olup Türkçeye Deflet Efsanesi adıyla I984’te çevrilen) yapıtında, ilkel mitosları inceleyerek, sözcüklerin “semantik” (duygusal, sıhirsel) yüklemleri yanı sıra “majik” yüklemlerinin olduğunu ve buna uygun olarak, insanlığın düşüncesinin, biri mitoscu öteki mantıksal, iki çizgide geliştiğini söylemiştir. Buradan giderek. Nazilerin devlet anlayışının mitosçu düşünüşün çağımızda ulaştığı doruğu temsil ettiğini ileri sürmüştür.

Kaynak: Siyasal Düşünceler Tarihi,

231 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

© 2012 selosepet Tüm Hakları Saklıdır ~ İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Başlığım